02.09.2026 · Türkiye ekonomisi BÜYÜME

BÜYÜME DEVAM EDİYOR, ANCAK KOMPOZİSYON DAHA FAZLA ŞEY SÖYLÜYOR

ÖZET

│ Türkiye ekonomisi 2026’nın ikinci çeyreğinde yıllık %2,3 büyüdü. Manşet
│ rakam pozitif olsa da yatırım, dış denge ve finansal koşullar birlikte
│ okunduğunda daha temkinli bir resim ortaya çıkıyor. Aynı dönemde yatırım
│ fonlarına getirilen yeni kurallar, yatırımcı korumasını ve işlem güvenliğini
│ güçlendirmeyi hedeflerken sektörün çalışma biçiminde ciddi bir uyum süreci
│ başlatıyor. Küresel tarafta ise ABD Merkez Bankası’nın enflasyon vurgusu,
│ Türkiye’nin faiz ve sermaye akımları açısından hareket alanını sınırlı
│ tutuyor.

Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre %2,3 büyüdü. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış veri bir önceki çeyreğe kıyasla %1,1 artışa işaret ediyor. Bu iki oran, ekonominin teknik anlamda büyümeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Buna karşılık büyümenin nereden geldiği ve hangi alanlarda zayıflık biriktiği, manşet orandan daha önemli hale gelmiş durumda.

Hanehalkı tüketimi aynı dönemde yıllık %3,5 arttı. Devletin nihai tüketim harcamaları %1,8 gerilerken gayrisafi sabit sermaye oluşumundaki artış yalnızca %0,6’da kaldı. Burada öne çıkan konu, iç tüketimin ekonomiyi desteklemeye devam etmesine rağmen gelecekteki üretim kapasitesini besleyecek yatırım tarafının oldukça sınırlı ilerlemesi. Bir ekonomi bir süre tüketimle büyüyebilir; ancak makine, teçhizat, teknoloji ve verimlilik yatırımları aynı tempoyu yakalamadığında orta vadede büyümenin kalitesi tartışmalı hale gelir.

Üretim tarafındaki tablo da benzer bir ayrışma içeriyor. Bazı hizmet kolları ve bilgi-iletişim faaliyetleri büyümeye katkı sağlarken inşaatın yıllık %1,9 daralması, faiz ve finansman koşullarının yatırım iştahı üzerindeki etkisini hatırlatıyor. Tarımın dönemsel katkısı büyümeyi destekleyebilir, fakat iklim ve verim koşullarına açık olan bu katkının kalıcı bir sanayi kapasitesi artışıyla aynı şekilde değerlendirilmemesi lazım.

Bu aşamada bizim açımızdan temel soru, “ekonomi büyüyor mu?” sorusundan çok “büyüme ne kadar üretken ve ne kadar sürdürülebilir?” sorusu. Sabit sermaye yatırımlarının sınırlı kalması, işletmelerin yeni kapasite konusunda seçici davrandığını düşündürüyor. Yüksek finansman maliyeti, iç talebin yönüne ilişkin belirsizlik ve işletme sermayesi ihtiyacının büyümesi, firmaları uzun vadeli yatırımdan ziyade nakit akışını korumaya itiyor. Bu davranış şirket bazında anlaşılır; ülke ölçeğinde ise potansiyel büyümenin aşağı gelmesi riskini taşıyor.

İŞGÜCÜ GELİRLERİ VE ŞİRKET KÂRLILIĞI AYNI ÇERÇEVEDE OKUNMALI

TÜİK verisine göre işgücü ödemeleri ikinci çeyrekte cari fiyatlarla yıllık %36,7, net işletme artığı ve karma gelir ise %38,7 arttı. Bu nominal değişimler tek başına çalışanların refahı veya şirketlerin reel kârlılığı hakkında kesin sonuç vermiyor; aynı dönemin fiyat artışları hesaba katılmadan yapılacak karşılaştırma yanıltıcı olabilir. Yine de işletme gelirlerinin işgücü ödemelerinden daha hızlı artması, gelir dağılımı tartışmasını canlı tutuyor.

Şirketler tarafında da tek bir ortalamadan söz etmek zor. Fiyatlama gücü yüksek, döviz geliri bulunan veya düşük borçlulukla çalışan işletmeler mevcut koşulları daha rahat yönetirken; iç pazara bağlı, yoğun işletme sermayesi kullanan ve krediye ihtiyaç duyan firmalar daha fazla baskı hissediyor. Bu ayrışma yalnız bilançolarda değil, istihdam ve yatırım kararlarında da görülüyor. Kredi maliyeti yüksek kaldığında ilk ertelenen kalem çoğu zaman kapasite yatırımı, ardından yeni işe alımlar oluyor.

Stok hareketleri de bu dönemde yakından izlenmeli. Firmaların stok azaltması kısa vadede nakit ihtiyacını düşürürken üretime verilen yeni siparişleri zayıflatabilir. Buna karşılık satış beklentisinin toparlanması halinde stok yenileme döngüsü büyümeyi hızla destekleyebilir. Bu nedenle sanayi üretimi, kapasite kullanım oranı ve reel kesim güveni, önümüzdeki çeyreklerde büyümenin yönünü anlamak için GSYH verisiyle birlikte okunmalı.

Bu nedenle ücret payı tartışmasını sadece “kâr mı, ücret mi?” ikilemine sıkıştırmak doğru olmaz. Verimlilik, rekabet, finansman yükü, kur geçişkenliği ve sektörün dış ticaret pozisyonu birlikte ele alınmalı. Kalıcı refah artışı, ücretlerin nominal olarak yükselmesinden çok çalışan başına üretimin ve bunun paylaşımının iyileşmesiyle mümkün. Aksi halde ücret artışı fiyatlara, fiyat artışı da yeniden ücret talebine dönerek aynı döngüyü besleyebilir.

ZAYIFLAYAN TALEBE RAĞMEN CARİ AÇIK NEDEN GENİŞLİYOR?

İkinci çeyrekte mal ve hizmet ihracatı yıllık %3,4 azalırken ithalat %6,4 geriledi. İthalattaki daha hızlı düşüş ilk bakışta dış dengenin büyümeye destek verdiğini düşündürüyor. Buna karşılık TCMB’nin ödemeler dengesi verisi, cari işlemler açığının Haziran 2026 itibarıyla on iki aylık toplamda 38,9 milyar dolara ulaştığını gösteriyor. Haziran 2025’te aynı gösterge 24,2 milyar dolar düzeyindeydi.

İç talep soğurken cari açığın genişlemesi, ekonominin üretim ve ticaret yapısına ilişkin önemli bir sinyal. Enerji ve ara malı ithalatına bağımlılık, altın talebi, ihracat pazarlarındaki yavaşlama ve reel kur gelişmeleri bu sonucu aynı anda etkileyebiliyor. Dolayısıyla “büyüme yavaşlarsa cari açık otomatik olarak kapanır” varsayımı her dönemde çalışmıyor. Talep kompozisyonu ithal girdiye dönük kaldığında, düşük büyüme ile yüksek dış finansman ihtiyacı yan yana görülebiliyor.

Bu tablo bize para politikasının karşılaştığı ikilemi de anlatıyor. Faiz indirimleri iç talebi ve şirket finansmanını rahatlatabilir; fakat kur, beklentiler ve ithalat kanalı üzerinden cari açık ile enflasyon üzerinde yeni baskı oluşturabilir. Öte yandan faizlerin uzun süre çok yüksek kalması da yatırım ve üretim kapasitesini zayıflatıyor. Sağlıklı çıkış, yalnız politika faizinin seviyesine değil; verimlilik yatırımlarına, ihracatın katma değerine ve enerji bağımlılığını azaltan projelere bağlı.

SEÇİCİ KREDİLERDE ASIL MESELE ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇ

Son dönemde imalat sanayisine dönük geniş ölçekli finansman paketleri açıklandı. Bu tür destekler, genel kredi sıkılığının üretim ve istihdam üzerindeki yan etkilerini azaltabilir. Ancak destek programının başarısı, açıklanan toplam tutardan çok kaynağın hangi firmalara, hangi koşullarla ve hangi performans hedefleri karşılığında kullandırıldığıyla anlaşılır.

İyi tasarlanmış bir seçici kredi programında ihracat artışı, ilave istihdam, yerlileştirme, enerji verimliliği veya teknolojik kapasite gibi hedefler baştan tanımlanır. Sonuçlar dönemsel olarak ölçülür ve kamuoyuyla paylaşılır. Sadece ucuz kaynak sunup kullanım sonrası denetimi sınırlı bırakmak, verimsiz firmaları ayakta tutabilir ve enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabilir. Buna karşılık net hedefleri olan, süresi belirlenmiş ve başarısız projelerde desteği sonlandıran bir yapı, yüksek faiz ortamında üretken yatırımları koruyabilir.

Kamu bankaları üzerinden yürütülen programlarda bilanço etkisi ayrıca izlenmeli. Kredi riskinin uzun vadede kamunun üzerinde kalması, başlangıçta görünmeyen bir maliyeti geleceğe taşıyabilir. Bizim açımızdan doğru yaklaşım, desteğe karşı çıkmak değil; her liralık kaynağın ne kadar üretim, ihracat ve istihdam yarattığını sorabilmek. Bu şeffaflık, hem bütçe disiplinini hem de programların toplumsal kabulünü güçlendirir.

YATIRIM FONLARINDA YENİ DÖNEM: GÜVENLİK İLE ESNEKLİK ARASINDA DENGE

Sermaye Piyasası Kurulu, Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber’i 28 Ağustos 2026 tarihinde güncelledi. Değişikliklerin önemli bir bölümü repo ve ters repo işlemlerinde takas, teminat ve limit yapısını sıkılaştırıyor. Fonların borsada gerçekleştirdiği belirli işlemlerin merkezi takas sürecine alınması, işlem ve karşı taraf riskini daha görünür hale getirmeyi amaçlıyor. Serbest fonların bazı repo, ters repo ve vaad sözleşmelerinde %20 sınırlarına tabi tutulması; mevcut aşan pozisyonlar için de 2026 sonuna uzanan kademeli uyum takvimi öngörülmesi bu çerçevenin parçası.

Rehber ayrıca para piyasası fonlarının portföyünün asgari %10’unun devlet iç borçlanma senetleri veya belirlenen kira sertifikalarına yönlendirilmesini düzenliyor. Portföy yönetiminde organizasyon ve gözetim tarafı da güçlendiriliyor: Her fon için en az iki portföy yöneticisi görevlendirilmesi, bir yöneticinin üstlenebileceği fon sayısına sınır getirilmesi ve yoğunlaşmaların üst yönetime raporlanması öne çıkan başlıklar arasında.

Bu değişikliklerin yatırımcı açısından olumlu yanı, likidite ve karşı taraf riskinin daha yakından izlenmesi. Özellikle karmaşık işlemlerde teminatın niteliği ve takas mekanizması, stres dönemlerinde fon değerini doğrudan etkileyebilir. Standartların yükselmesi, sektör genelinde daha karşılaştırılabilir ve denetlenebilir bir yapı sağlayabilir.

Diğer tarafta uyum maliyeti var. Küçük portföy yönetim şirketleri, ilave personel ve sistem ihtiyacını büyük kurumlara göre daha ağır hissedebilir. Bazı fonların stratejileri daralabilir, birleşme veya kapanma kararları gündeme gelebilir. Bunun yatırımcı için sonucu yalnız maliyet artışı olmayabilir; ürün çeşitliliği ve rekabet de etkilenebilir. Kademeli geçiş takvimleri bu baskıyı azaltıyor, ancak uygulamadaki ikincil düzenlemeler ve gözetim yaklaşımı yakından izlenmeli.

Burada sağlıklı denge, yatırımcıyı karmaşık ve teminatsız risklerden korurken profesyonel yatırımcıya yönelik ürünlerin hareket alanını tamamen ortadan kaldırmamak. Kuralların amaçla orantılı uygulanması ve piyasa oyuncularından gelen veriye göre gözden geçirilmesi, düzenlemenin kalitesini artırır. Fon yatırımcısı açısından da yalnız geçmiş getiriye bakmak yerine likidite, portföy yoğunlaşması, karşı taraf riski ve stratejinin yeni sınırlara uyumu daha önemli hale geliyor.

KÜRESEL FAİZLER TÜRKİYE’NİN HAREKET ALANINI SINIRLI TUTUYOR

ABD Merkez Bankası’nın 28 Ağustos tarihli değerlendirmesi, küresel faiz görünümünde hızlı bir gevşeme beklentisini desteklemiyor. Başkan, PCE enflasyonunun yıllık %3,7 ile %2 hedefinin üzerinde olduğunu, işsizlik oranının ise %4,1 seviyesinde kaldığını belirtti. Mesajın özü, enflasyonda kalıcı iyileşme görülmeden faiz yönüne ilişkin önceden taahhüt vermemek. Konuşmanın sonunda kullanılan “bir karara değil, bir disipline bağlılık” vurgusu da yakın toplantı için kesin bir faiz artırımı ya da indirimi sinyali olarak okunmamalı.

Türkiye açısından dışarıdaki faiz seviyesi, yerli varlıkların sunması gereken risk primini etkiliyor. ABD’de reel getiri yüksek kaldıkça gelişmekte olan ülkelere sermaye akımı daha seçici olur. Bu da TCMB’nin iç talepteki yavaşlamaya rağmen kur ve rezerv dengelerini gözeterek hareket etmesine yol açıyor. Başka bir ifadeyle içerideki büyüme ihtiyacı faiz indirimi yönünde baskı yaratırken, dış finansman koşulları ve enflasyon beklentileri aceleci bir gevşemenin maliyetini artırıyor.

SONUÇ: MANŞET RAKAMDAN ÇOK DAYANIKLILIĞA BAKMA ZAMANI

İkinci çeyrek büyümesi ekonomide ani bir duruş olmadığını gösteriyor; ancak yatırımın zayıf seyri, cari açığın genişlemesi ve şirketler arasındaki finansman ayrışması daha dikkatli bir okuma istiyor. Kısa vadede tüketim ve seçici kredi programları faaliyeti destekleyebilir. Orta vadede ise kalıcı çözüm, daha fazla ithal girdi ve borçla büyümekten ziyade üretken kapasiteyi, ihracat gelirini ve verimliliği artırmaktan geçiyor.

Yatırım fonlarında başlayan düzenleme süreci de aynı temel meseleye bağlanıyor: Finansal sistem büyürken risk yönetimi ve şeffaflık geride kalmamalı. Bununla birlikte koruma amacı, rekabeti ve ürün çeşitliliğini gereğinden fazla daraltmamalı. Önümüzdeki aylarda büyüme verisinin yönü kadar yatırım harcamaları, on iki aylık cari açık, kredi kompozisyonu ve fon sektöründeki uyum adımları birlikte izlenmeli. Ekonominin gerçek dayanıklılığı, tek bir çeyreklik büyüme oranından çok bu göstergelerin aynı anda iyileşmesiyle anlaşılacak.

Kaynaklar